Raflarınızı Yokladınız mı?

En son güncellendiği tarih: Şub 22


Abiye Üzerine...

Taşıması oldukça ağır bir yüktür vicdan yükü… Günlük koşuşturmacalarımızın içinde kim bilir kimlerin hakkına gireriz de kâh bunu fark etmeden kâh umursamadan yaşar gideriz… Ama Orhan öyle değil işte; adil, merhametli, vicdan sahibi… Yanlışlıkla da olsa kalbi kırılan, günahı alınan bir kadının uğradığı haksızlığa dayanamıyor. Durumu düzeltmeye çabalasa da, Orhan’ın önüne önce İpek engeli, sonra Gülnur’un gururu, en son da Melek’in hassasiyeti çıkıyor ve Orhan çareyi hak gaspının simgesi olan nesneyi yok etmekte buluyor…


Abiye’nin dertleri var… Gülnur’un başına gelenlerle sistemin acımasızlığı, kadın emeğinin gaspı gibi sorunlara dikkat çekiyor. Yüce gönüllü ve hassas bir adam; otoriter karısına, gururu incinen bir çalışana, başkasının alın teri bulaşmış bir hediyeyi reddeden bir diğer kadına; kadınlara yenik düşüyor. Yaygın tabirle “kul hakkına” girmemek için çırpınıp duran, meseleyi kafasına takıp kendine dert edinen bir adamın görüldüğü metinde kadınlar ya acımasız, ya mağdur ya da tepkisiz kimliklerle karşımıza çıkıyor.


Gülnur kendisine defalarca Öznur denildikten sonra anca düzeltme yapmaya cesaret ediyor. Gülnur, Salı’dan Cuma’ya seksen yedi abiyeye boncuk işliyor. Gülnur mahalleye el adamının arabasıyla girmeye çekiniyor. Evinin önünü süpürüyor Gülnur; başörtüsünü düzeltiyor sıklıkla; kocasından gizli çalışıyor, kocası çalışmasını pek istemiyor!


İpek “Zaten bir sürü kadınla uğraşıyorum!” diyor; söyleniyor. İpek makas, iplik, boncuk ayarlıyor. İpek ekmeğinin derdinde, eksiğin parasını keserler ondan, İpek sisteme uyumlanmış; duyarsızlaşıyor… İpek bir de “Akşama ne pişirelim?” diye düşünüyor…


Melek ve diğerleri… Makineleşmişler, boncukta kıdemliler, kadınlar işliyor, işleniyor, kapı önünde çocuklar oyun oynuyor… “Bir sürü şeyler söyledim insanların yanında!” diyor İpek; kadınlar Gülnur’a olanları görüp, susuyorlar. Kızlarına haram mal giydirmeyen bu kadınlar, haksızlığı görmezden gelebiliyorlar.


Abiye bize çok bizden, çok gerçek bir hikâye anlatıyor. Her gün Melek’ler, Gülnur’lar üç kuruş kazanmak için beden gücüyle, el emeğiyle çalışıp duruyor. Evlerde temizlik çalışanı olan, el becerileriyle parça başı ücret alan, kayıt dışı çalışıp aldığı azıcık parayla günü kurtaran kadınlar, sosyal güvenceden yoksun, emek sömürüsüne uğruyor. Kimi eksik kıyafetin hesabını veriyor, kimi “Aman leke olmasın!” diye uğraşıyor, kimi “Kocam duymasın!” derdinde…


Kocalar kadının para kazanmasının erkekliklerine zarar vereceğinden, otorite kaybından, kadının özgürleşmesinden, güçlenmesinden korkuyor. Kadının yeri evi olsun, eşleri çocuk baksın, yemek yapsın, yetmese de yetmiş, artmış gibi yapsın istiyorlar.


İpek biraz farklı gerçi, onun hiyerarşik üstünlüğü, otoriter bir mizacı var. İş hayatında; diğer kadınların çalışmasını organize ediyor. Ama o da atölyeye hapsolmuş vaziyette. Orhan kadın çalışanların evlerine ulaşımını sağlıyor, kahveye gidiyor, okey oynuyor; kamusal alan erkeğe açık yine; kadın kısıtlı, kadınlarla dolu mahreminde…


Abiye, bazen sıradanlaştırdığımız, her gün olasılığı ile yaşadığımız “Bir yanlışlık sonucu kalp kırma” meselesini, “Bir yanlış anlaşılma sonucu zan altında bırakma ve hak gaspına” dönüştüren bir söylemle inşa ediyor. Kentlerin orada olduğu bilinen, uğranılmadığı sürece umursanmayan arka mahallelerine bakmamızı sağlıyor. Oradaki kadınların gururuna, yaşam mücadelesine ve dramına tanıklık ettiriyor. Düğünlerde, davetlerde giyilmek üzere yüklü meblağlar ödenerek satın alınan süslü kıyafetlerin, parlak taşlarına dikkat çekiyor. O boncuklarda saklı emeği, kadın dramını ortaya çıkarıyor ve söküyor bir bir abiyelerimizin parıltılı taşlarını…


Güçlü bir hikâyenin incelikli biçimde anlatıldığı metne teknik açıdan bakıldığında, ilk olarak İpek’in Gülnur’la konuştuğu sahnelerde kameranın Gülnur’da olduğu, izleyicinin o sırada konuşan İpek’i görmediği fark ediliyor. Yönetmenin bu tercihiyle sadece Gülnur’a ve onun duygularına odaklanılmasını sağladığı; Orhan’ın yaptığı hatayı fark ettikten sonra parayı Gülnur’un evine götürdüğü sahnede de, arkası dönük halde duran Orhan’ın değil, kapıyı aralayan Gülnur’un ifadesinin ve tepkisinin görülmesiyle bu tercihin sürdürüldüğü görülüyor.


Filmde karmaşık bodrum katında gördüğümüz karakterlerin sıkça araç dışından izlenmesiyle, sıkışmışlıklarını sembolik olarak o demir kutuda sürdürdükleri görülüyor. Aracın puslu camının ardından bakılan yüzlerle, aramızdaki kirli ve şeffaf perde kısmen yabancılaşma sağlayarak rahatlama duygusu yaratmaya da hizmet ediyor. Düğme dikişi, okey oynama, defter karalama anlarına ait detay çekimlerle günlük hayattan anlık kesitlere odaklanılması sağlanarak üsluptaki gerçekçilik güçlendiriliyor.


Yönetmenin oyuncularına duyduğu güveni, omuz plan, baş plan çekimlerle, özellikle Orhan’ın ve Gülnur’un ifadelerine odaklanmaktan kaçınılmamasıyla fark etmek mümkün. Orhan karakterinin başarılı oyunculuğu ve bakışlarıyla duyguyu rahatlıkla verebilme yeteneği sayesinde diyaloğun olmadığı anlarda duygu akışı oldukça güçleniyor. Finale doğru yaklaşırken, Orhan’ın elbise ile ilgili kararını verdiği sırada müzik başlıyor ve deniz kıyısında yaktığı elbiseyle beraber küçülüp kaybolan Orhan’la birlikte sonsuzluğun içindeki ufacıklığımız teyit ediliyor ve metin seyir zevki yüksek bir sahneyle son buluyor.


Abiye, süslü bir sofrada, alevli yemekler sunmak yerine, gerçek ve sade bir porsiyon servis ediyor izleyiciye... Pilav üstü kuru çok bilindik bir lezzet gibi geliyor önce, sonra pirincin taşı diş çatlatıyor, az pişmiş kurular gaz yapıyor, bu yemek de kolay hazmedilmiyor. Film sıradanlaştırdığımız bir gerçeklikten yola çıkarak, sağlam bir rahatsızlık veriyor.


Emekten, sosyal adaletsizliğe, vicdan yüküne uzanan düşüncelerin seyrini bu metinde rafta sıkışıp kalmış bir elbise paketi tetikliyor. Bu küçücük unutkanlığın izleyiciyi çıkardığı yolculuk, yönetmenin metnin kurulumundaki başarısından, Orhan’ın iç dünyasını ustalıkla yansıtmasından kaynaklanıyor. Abiye, bas bas bağırmadan, fısıldayarak sarsan bir film örneği ve yumuşak bir sesle herkese, sıkışık raflarını yoklamasını telkin ediyor. Çünkü o rafları biz doldurduk. O kadınları o atölyeye oturtan da, parça başı ücret ödeyen büyük patron da, Gülnur’un parasını kesen de biziz aslında... Sorgulamadığımız, parçası olduğumuz, homurdansak da hizmet ettiğimiz sistem, Gülnur’lar yaratıp, onlara haksızlık ediyor. Biz Gülnur’un mahalleye bir erkeğin arabasıyla geldiğini görüp dedikodusunu yapan komşularıyız, Gülnur’la aynı kentte yaşayıp, semtini görmezden geleniz bir yandan da…


Filmin oluşum sürecinde emeği geçenleri tebrik ederken, hayatımızdaki Gülnur’ları düşünmeye başlamak gerek... Sahi, siz de bu yakınlarda raflarınızı yokladınız mı?




176 görüntüleme

© 2017 Kısa Film Yönetmenleri Derneği