• Seda Özaltan

Evrim İnci Röportajı

En son güncellendiği tarih: Mar 29



Evrim İnci: "Sinema, birlikte yapılan, izlenen ve fikirlerin paylaşıldığı bir alan olduğu için bireysellikten çıkıp birlikte hareket etmenin ve yaratıcı işler peşinde koşmanın doğru olduğunu düşünüyorum."


Derneğimiz bu kez belgeselleriyle dikkat çeken Evrim İnci ile söyleşti. İnci'nin son iki belgeseli 'Kameralı Çocuklar' ve 'Paradoks Bir Koşu' üzerinden başladık, ülkemizdeki festivallerin belgesellere bakış açıları ve belgesel festivallerinden dolaştık, İnci'den aldığımız belgesel önerileriyle söyleşimizi tamamladık. Keyifli okumalar.


KFYD adına söyleşen: Olcay Seda Özaltan


Merhaba Evrim, sohbetimize hoş geldin. Evrim İnci kimdir, biraz tanıyalım…


Merhabalar, davetiniz için teşekkür ederim. 1992 yılında İzmir’de doğdum. O tarihten bu yana İzmir’de yaşamımı sürdürmekteyim. 2015 yılında Yaşar Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü’nü fakülte birincisi olarak bitirdim, geçtiğimiz ay ise Dokuz Eylül Üniversitesi, Film Tasarımı tezli yüksek lisansımı “Doğa Filmlerinde İnsan Olgusu ve Temsili” isimli çalışmamla başarılı bir şekilde tamamladım. Şu an belgesel üzerine çalışmalar yapmakta ve bu alanda Uygulayıcı Yapımcı/Yönetmen olarak çalışmaktayım.


Okullu olmanın avantajları nelerdir?


Okullu olmanın sağladığı en büyük avantajın, akademik bilgiye en doğru yoldan ulaşmayı öğrenme ve bu sayede elde edilen bilgileri özümseyerek uygulamalı alanlarda temeli sağlam bir şekilde kullanma olduğunu düşünüyorum.



İlk filmini ne zaman çektin, neyle ilgiliydi? Şimdi dönüp baktığında o film ile ilgili neler hissediyorsun?


İlk filmimi lisans eğitimim sırasında bir ders kapsamında çekmiştim. O dönemde yakın arkadaşlarımı oynatmış ve film çekmenin çok eğlenceli ve bir o kadar da ciddi bir iş olduğunu anlamıştım. O filmi dönem dönem izleyerek kendi gelişimimin hangi seviyelere geldiğini görmek – hala yeterli olmasa da – beni oldukça sevindiriyor.


Sinemayı en çok besleyen disiplinler neler sence?


Sanırım sanatın sinema harici bütün dalları bu sorunun cevabı olabilir. Kendi filmlerime baktığımda ise edebiyat, müzik ve tarihin en çok beslendiğim dallar arasında olduğunu görüyorum.


Neden belgesel?


Kurmacaya ve kurguya en az müdahale eden, var olan gerçekliği yönetmenin gerçekliğiyle karıştırarak sunan ve bunu belgelerle açıklayan bir tür olan belgesel, kişiliğimle de bu özellikleriyle örtüşüyor. Hem bireysel hem de toplumsal gerçeklikle ilgilenirken anlatmaya değer bulduklarımı “gerçek” kavramıyla aktarmak ve tarihe küçük de olsa bir değer bırakmak oldukça mutlu edici. Kısaca hayata olan realist bakış açısının da belgeseli tetiklediğini düşünüyorum.


Belgesel filmi, kurmaca filmden ayıran en önemli unsur nedir?


Kamera vizöründen gördüğümüz görüntüleri manipüle etmeden ve olduğu gibi yansıtabilmek ve bunu ikinci bir tekrara ihtiyaç duymadan yapmak hem amaç hem de uygulama açısından belgesel filmin dünyasını kurmacadan ayıran en önemli öge olarak görülmekte. Ortak birçok yanı olmasına rağmen bu iki tür, aktarmak istedikleri meseleleri işleyiş şekilleriyle birbirinden ayrışıyor.



Kurmaca belgesel nedir?


Belgeseli tek bir cümle ile tanımlayamadığımız için bu durum farklı görüşlere göre de şekillenebiliyor. Kurmaca film çeker gibi takip edilen bir karakterin bir hareketini, tek kamerayla farklı açılardan çekmek aslında o an olanı değil de işin rutinini göstermek gibi oluyor ve bu da ister istemez kurmacalık katıyor. Yine aynı şekilde kameranın varlığının ortaya çıktığı her çekim, karakterlerde ister istemez doğallıktan çıkmaya sebep olabiliyor ve istemsiz bir kurmacalık ortaya çıkmış oluyor. Bu tarz yapay duruşların ortaya çıktığı belgesellerin “kurmaca belgesel” olarak tanımlandığı ve genelde festival sinemasında değil de televizyon belgesellerinde kendine yer bulduklarını görüyoruz.


İyi bir belgeselde nelerden kaçınılır?


Belgeseli ne için çektiğimiz ile alakalı olarak pek çok sebep gösterilebilir. Televizyon için çekiyorsak kurmacadan kaçmamıza gerek yok ancak festival belgeseli yani gerçeği olduğu gibi gösterme kaygısı güden filmlerde hikayenin etkileyiciği, karakterin izleyiciye her an aktarılması, filmin başı ve sonunun bir mesele ile bağlanması gerekir. Bu sebeple hem teknik hem uygulamada kamera, varlığını çok hissettirmeden kayıt altında olmalı ve belli bir amaca, akıma, tarza göre çekilerek hafızalarda kalan bir yapım olmalıdır. Bunları yaparken gösterilen yönetmenlik becerisi ön plana çıkmakta ve başkalarından esinlenmek yerine kendi sinemasal görüşünü ortaya koyan projelerin olması farklı tarzda iyi belgesellerin sayısını arttıracaktır.


Belgesel film yapımı için önerebileceğin eğitimler / kitaplar nelerdir?


Bu konunun belgesele duyulan bireysel ilgiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Güncel trendleri ve akımları takip etmek, tüm sosyal medya platformlarını belgesele de odaklanarak kullanmak, yönetmen görüşlerini okumak/izlemek ve tabii ki festivallere giderek izlenen her belgeselden dersler çıkarmak gerekiyor. Bu uygulamalı deneyimlerin yanı sıra belgeselin kökenine inmek, hangi amaçla ortaya çıktığını ve nasıl evrildiğini anlamak amacıyla belgeseli konu alan tüm akademik ve teorik makaleleri okumak sağlıklı olacaktır. Özellikle benim gibi belgeselde belli bir türe odaklanmak isteyenler araştırma alanını biraz daha daraltıp uzmanlaşmak için çalışabilir ve geleceğe yönelik yatırım yapabilir.



Belgesel filmin dünyadaki konumu nedir ve ülkemiz bu konumun neresinde durmaktadır?


Hem ana akım hem de alternatif medyada belgesel, özellikle dünyada oldukça ilgi çekici bir rolde bulunmakta. Hikaye bulmakta zorlanan bizler, onların en değersiz gözüken nesneleri bile güzel bir hikaye ile etkileyici sunduğunu görüp ilgiyle izliyoruz ancak ülkemizde bu tarz uygulamalar biraz daha geriden geliyor. Yavaş planlardan oluşan ve geçmişe dönük hikayeleri barındıran insan hikayeleri ile hayvanların kendi aralarındaki ilişkileri sunan belgesellere takılı kalmış durumdayız ve bu sebeple çok hızlı bir şekilde güncellenmemiz ve dünyanın önde gelen sinema ve belgesel akımlarını oluşturacak seviyeye gelmemiz gerekiyor. Günümüz belgesel dünyamız varlığını ispatlamış bir yerde dursa da geleceğe yönelik gelişimini sağlamadıkça bu varlığa olan ilginin azalması söz konusu.



Türkiye’de kaç tane belgesel film festivali var ve ne durumdalar?


Sadece belgesele odaklanan bildiğim kadarıyla Uluslararası TRT Belgesel Ödülleri ve Altın Safran Uluslararası Belgesel Film Festivali mevcut ancak diğer festivallerde de belgesel, farklı kategoride kendine yer buluyor. Bu festivaller sadece “belgesel” kavramına odaklandıkları için konusunda uzman kişilerle söyleşiler, atölyeler ve gösterimlerle ilgiyi tek bir noktaya çekiyor ve bunu başarılı şekilde yerine getiriyorlar. Ben de son iki belgeselimle Uluslararası TRT Belgesel Ödülleri’nde yarışma fırsatı bulduğum için, sadece belgesele odaklanan festivallerin hem akademik hem uygulamalı toplulukları bir araya getirmesi ve geleceğe yönelik yatırımlar yapmasının ne kadar önemli olduğunu deneyimlemiş olmak oldukça mutluluk verici.


Kısa film festivalleri belgesellere ne kadar sahip çıkıyor?


Hızlı bir şekilde ortaya çıkan ve aynı hızla ortadan kaybolan yarışma ve festivalleri saymazsak, nicel olarak çok olmasa da kaliteli festivallerimiz belgesellere de diğer filmlerle eş değer saygıyı gösteriyor ve hem gösterimler hem de ödüllerle belgeselin geleceğini korumaya devam ediyor. Ancak belgesel algısının “hayvan” belgesellerinden oluştuğunu düşünen kitleyi daha farklı yöntemlerle festivallere çekmek ve bu algıyı kırmak için çalışmalar yapmak gerekiyor. Bunun için farklı disiplinlerle fikir alışverişi yapmak ve ortak bir çözüm önerisi ile uygulamaya geçmek oldukça önemli.



2017’de ‘Kameralı Çocuklar’ belgeselini yaptın. Nereden haberdar oldun sen bu çocuklardan?



Yüksek lisans döneminde tanıştığım bir arkadaşım, gönüllü sinema eğitiminin de verileceği Antakya Ekinci Köyü’nden bahsetmişti. Fikir olarak herkese güzel gelen ama uygulamada vazgeçilen bu projeye üç arkadaş katıldık ve yaklaşık iki haftalık bir süreçte onlara bildiğimiz her şeyi aktarmaya çalıştık ve bu sırada spontane bir belgesel filmi çekme fikri doğdu ve büyük hazırlıklar yapmadan olanı aktarmaya ve bu sayede çocukları geliştirmeye çalıştık.


Filmin girişinde çocuklar birkaç kült yönetmenin isimlerini telaffuz etmeye çalışıyorlar. Filme bu şekilde başlamaya nasıl karar verdin?


Geçmiş dönemlerde Youtube’da denk geldiğim bir videoda yönetmenlerin isimlerini telaffuz etmekte zorlanan insanlardan yola çıkarak çocukları hem eğlendirme hem de bu sayede öğretme amacı ile yola çıktım. Filmde de görüldüğü üzere oldukça eğlenen çocukları gördükçe filme bu şekilde etkileyici ve izlenebilir şekilde başlamanın doğru olduğuna karar verdim. Sonuç ortada!


Mahalle desteği ne durumdaydı? Çocukların set sürecinde beslenmelerine falan yardımcı oldular mı?


Geçmişte köyde çocuklara direkt film üzerine olmasa da birçok alanda farklı eğitimler verildiği için aileler bu duruma oldukça aşina. Bu sebeple her konuda destek oluyorlar ve gönüllü eğitimcilere evlerini, yemeklerini açıyor, paylaşıyorlar. Eğitimlerin sonunda çocukların çektiği ve oynadığı filmleri izleyen aileler, verdikleri desteğin ne kadar doğru olduğunu görünce gelecek seneyi de çocukları adına iple çekiyorlar ve bunu bizlere hissettiriyorlar. Biz de, yıl içinde fırsat buldukça aileler ve çocuklarla sohbet ederek bu heyecanlarına ortak olmaya çalışıyoruz.


Belgesel sonunda çocuklar kendi çektikleri filmi izliyorlar. Nasıl tepkiler verdiler sanat eserlerini bir çıktı olarak gördüklerinde?



Çoğu çocuk çekilen filmleri eğlence aracı olarak gördüğü için film çekimi ve gösterimi sırasında hem heyecanlanıyor hem de eğleniyordu. Filmde de onların bu hislerini yansıtmaya çalıştım. O dönem, Diyar isimli minik yönetmenimizin çektiği ve kendi rüyalarını anlattığı kısa korku filmi, İstanbul Deneysel Film Festivali ve Antakya Film Festivali gibi önemli festivallerde kendine yer bulunca ve ödül alınca köydeki tüm çocuklar yaptıkları işin aslında ciddi yanını fark etmiş ve gelecek senelere daha hırslı hazırlanmaya başlamışlar. Ben bu sene iş yoğunluğumdan dolayı katılamadım ancak gelecek senelerde birlikte çok daha iyi filmler çıkaracağımıza eminim.


‘Paradoks Bir Koşu’ belgeselin yarış atlarıyla ilgili ve at ve yarış deyince bende bir ön yargı oluşmuştu ama belgeseli izlerken hiç sıkılmadım. Bunun sebebi, filmin içinde “çocuk, deli ve kedi” olması mı? :)



Hipodromda geçmişte kendini göstermeye başlayan erkek egemen kültürün ortaya çıkardığı olumsuz durumlardan biri de kadınların ve çocukların o ortamda bulunmaması gerektiği düşüncesi. Ben gün geçtikçe bu olayın değiştiğini de gösterme amacı taşıdım ve filmde “işletme sahibi kadınlara, atlarla oynayan çocuklara, farklı karakteristik yapılardaki bireylere ve o ortamda yaşamlarını sürdüren kedilere” yer verdim. Farklı karakter ve türdeki canlıların birbirleri ile yaşamlarını devam ettirme amacı taşıyarak yaşamalarını eğlenceli bir şekilde sunmaya çalıştım ve sanırım belgeseli izleyen herkeste olan ön yargıyı kırmayı başardım.



“Atlar da bir insan yani...” Hayat felsefesi cümlesi gibi. At yerine herhangi başka bir canlıyı koyarak insanlarda empati geliştirme çalışmaları yapılabilir. Sen neler düşündün bu cümleyi duyduğunda?


Bu cümleyi kuran kişi belgeselin en eğlenceli bir o kadar da zorlu hayat hikayesine sahip Uğur karakteri. Hayatının tamamını at yarışına adamış ve hayaller kurmuş ancak hayallerinin gerçekleşmesi için atları kaybetmeyi feda edecek biri değil. Atlar gibi hissetmeyi ve onların mutluluğunu görmeyi hayatında ilk sıralara koyuyor ve bu sebeple kendini atlarla özdeşleştiriyor. Uğur ile 2015’ten beri tanışıklığımız var ve bu bağ onun tüm dünyasını aktarabilmemde bana çok yardımcı oldu. Tanımadığımız ya da yeni tanıştığımız kişilerin iç dünyalarına girmek oldukça zorlayıcı olabiliyor çünkü. Evet bu belgeselde olduğu gibi Uğur gibi hisseden kişilerin artması, yine aynı şekilde “beyaz” isimli kediye en az insanlar kadar değer verilmesinin artması hem kültürümüzü hem de ülkemizi daha yukarı taşıyacaktır. Bu felsefeyi benimseyen sorgulatıcı eserlerin artması, üstüne düşülmesi gereken ilk iş olarak algılanmalıdır.


Filmi neden siyah-beyaz tercih ettin?



Aslında ilk olarak filmi renkli olarak planladım ve kurguladım. İlk gösterimini de renkli hali ile yaptım ancak daha sonra istediğim rengin o olmadığına karar verip güncellemeye gittim. Hipodrom kültürünün çok sesli olması filme hareket katsa da içeriğin genelde ciddi problemler içermesi siyah-beyaz tercihimde etkili oldu.


Bu yarıştaki paradoks nedir?


Kimin kazandığının ya da kimin karlı çıktığının belli olmaması. Filmin iki anlatısı var. İlki hipodromun çok farklı yapı ve karakterdeki birçok insanın birbirileri ile olan etkileşimleri, diğeri ise bir yarış atı üzerinden para kazanmaya çalışan çok farklı yapıda bir kitle. Çok iyi şartlarda bakıldığı görülen atlar başta olmak üzere, günün büyük kısmını para hayali kurmakla geçiren bireyler, gün sonunda zarara uğramış ve kendi tercihlerine tepki gösterirken görülebilmekteler. Bu durum aslında kazanma-kaybetme çizgisinde ilerleyen bir yaşamın göstergesi.


Filmin sonundaki eğlenceli müziği kim yaptı?


Müziğin tasarımı görüntü yönetmenim Yiğit Erkol, kuzeni Kadircan Çankaya ve kız arkadaşı Yaren Gülce Yıldız’ın ortak çalışması sonucunda çıktı. Bu konuda uzmanlaşmak isteyen ekip, önce Yiğit Erkol’un evinde küçük bir stüdyo kurdu ve sonra farklı denemelerle “Pes Ettikten Sonra” parçasını yaptı. Deneyimleme ve deneme üzerine geçen yoğun süreçte geleceğe yönelik adımlar atan bu ekiple inanıyorum ki her zaman birlikte çalışacağız.


Gelelim en çok merak edilen sorumuza: Film kaça mal oldu ve bütçeyi nasıl finanse ettin?



Filmin ana omurgasının geçtiği yer olan İzmir, Şirinyer Hipodromu hem yaşadığım yere yakın olması hem de önceki dönemlerde yaptığım film denemelerimin orada geçmesi sebebiyle oldukça aşina olduğum bir yer. Geçmişte hipodromda kurduğum dostluklara yenileri eklenince bütçeyi finanse etme konusunda bir zorluk yaşamadım. Teknik tüm ekipmanlara da sahip olduğum için, çekim günlerinde yediğimiz yemekler ve Kayseri / Kapadokya çekimleri için harcadığımız yol parası dışında büyük bütçelik bir durumumuz olmadı, olan kısmını ise ekiple birlikte kendi cebimizden karşıladık.


Şu anda üzerinde çalıştığın bir proje var mı? Yeni belgesel ne zaman geliyor?


Evet üzerinde çalıştığım bir proje var ve tamamlandığında deneysel olarak adlandırmak daha doğru olacak. Aile bireylerimin birbirlerine verdiği sözlerden yola çıkarak gerçek ve gerçeküstü yaşamlarını farklı bir anlatı ile sunmayı planlıyorum. Projeyi iki ya da üç ay içinde tamamlayarak özellikle yurt dışı festivallerinde gösterimlerini yapmayı hedefliyorum.



Son yıllarda çekilen ve seni çok etkileyen, “Şunu ben çekmiş olmayı çok isterdim” dediğin bir yapım var mı?


2018 yılı yapımı, yönetmenliğini Joost Vandebrug’un yaptığı “Bruce Lee and Outlaw” uzun metraj belgesel filmi, çekim sürecinin uzunluğu, hikayesi ve kurgu tekniği ile beni oldukça etkilemiş ve filmdeki hikayenin bir benzerine denk gelmeyi dilemiştim. Festivaller aracılığıyla izleme fırsatı bulacak herkesin kaçırmaması gereken bir “uzun metraj belgesel” olduğunu düşünüyorum.


Mutlaka izlememiz gereken 2 yerli 2 de yabancı kısa belgesel önerir misin?


Belgesel sinemamızın başyapıtlarından olan Ertuğrul Karslıoğlu yapımı “Keçenin Teri” belgeseli özellikle belgesele yeni başlayanlar ve belgesel kültürümüzün çıkış noktalarını irdelemek isteyenlerin tercihi olmalı. Günümüz filmlerinden ise Turan Kubilay yapımı “Saksak: Bir Tütün Belgeseli” durumu ve olayı hem teknik hem anlatı bakımından başarılı uygulaması sebebiyle fırsat bulunduğu takdirde izlenecek belgeseller arasında yerini almalıdır.

Rayka Zehtabchi’nin yönetmenliği yaptığı “Period End Of Sentence” adlı kısa Hint belgeseli hem çekim tekniği hem de aktarması zor algılanan kadın hikayelerinden birini etkileyici bir dille aktarması sebebiyle izlenecek belgeseller arasında olmalı. Ayrıca yönetmenliği Bryan Fogel’in yaptığı kısa olmasa da hızlı bir şekilde izlenen ve belgesel kodlarının tamamını taşıyan “Ikarus”un da ilk fırsatta izlenecek filmler arasında olması gerektiğini düşünüyorum.


Sosyal medyada aktif misin? Okuyucularımız sana nasıl ulaşabilirler?


Sosyal medyada aktif olduğumu düşünüyorum. Ulaşmak ve etkileşim içinde olmak isteyen arkadaşların Instagram, Facebook, Youtube, Vimeo platformlarında “evriminci” olarak aratmaları yeterli olacaktır.


Son olarak ne söylemek istersin?



Üzerine düşünülmüş keyifli sorular için tekrardan çok teşekkür ederim. Sinema, birlikte yapılan, izlenen ve fikirlerin paylaşıldığı bir alan olduğu için bireysellikten çıkıp birlikte hareket etmenin ve yaratıcı işler peşinde koşmanın doğru olduğunu düşünüyorum. Dernek de bu duruma aktif paylaşımları ile destek veriyor ve umarım gün be gün bu destek artacak ve başta kısa film yönetmenlerinin haklarını koruyarak daha iyi işler yapılmasını sağlayacak. Görüşmek üzere!

152 görüntüleme

© 2017 Kısa Film Yönetmenleri Derneği