• Seda Özaltan

Yusuf Emre Yalçın Röportajı

En son güncellendiği tarih: Mar 29


Yusuf Emre Yalçın: "Her filmimde yeni bir şeyler denemeye çalışıyorum. Böylece belgesel sinemayı öğreniyorum."


Derneğimiz bu kez deneysel belgesel tür seçimiyle ilgi çekici filmler yapan, Sinopale gönüllüsü, 'Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi’, 'Barisfer' ve 'Sisifos' filmleri ile tanıdığımız Yusuf Emre Yalçın ile söyleşti. Seçtiği tür, filmlerinin yapım süreci ve yönetmenin hayatına dair kısa bir yolculuğa çıktık. Keyifli okumalar...


Dernek için söyleşen: Olcay Seda Özaltan



Merhaba Yusuf, sohbetimize hoş geldin. Seni biraz tanıyalım…


Merhaba. Ben Yusuf Emre Yalçın. 1985, Sinop doğumluyum. Kocaeli Üniversitesi Radyo-TV-Sinema mezunuyum. Şu sıralarda da İstanbul Bilgi Üniversitesi Sinema-TV yüksek lisans tezim üzerinde çalışıyorum. Uzun yıllar reklam, dizi, klip işlerinde reji asistanı ve post-prodüksiyon sorumlusu olarak çalıştım, çoğunlukla da reklam sektöründe. Yoğun ve stresli çalışma temposu içerisinde bana en çok keyif veren şeylerden biri 2 yılda bir düzenlenen Sinop Bienali için Sinop’a gidip orada gönüllü çalışmak ve yeni insanlarla tanışıp farklı sanatçılarla çalışma fırsatı bulmaktı. Sonra zamanla reklam işini tamamen bırakıp kültür ve sanat işleriyle ilgili freelance olarak tanıtım ve belgesel videoları çekmeye başladım. Bu sayede kalan zamanda kendi filmlerimi üretmeye başladım.



Okullu olmanın işlerine kattığı en büyük artı nedir sence?


Okullu olmaktan ziyade okulda tanıştığım bazı hocalar sayesinde öğrendiğim şeyler var. Ezberci olmayan, sizi kendi meyilli olduğunuz alana yönlendiren ve rehberlik eden insanlarla tanıştım ve bu da sinema ve de hayatta daha açık fikirli olmamı sağladı.


Deneysel belgesel… Ülkemizde pek karşılaştığımız bir tür değil. Bu türe nasıl yöneldin? İlginin kaynağı nedir?


İlk filmim olan 'Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi’ni çekerken bazı sahnelerde kendiliğinden ortaya çıktı desem yeridir. Yani ilk defa belgesel sinema üzerine düşünüyordum o filmi çekerken ve çok klasik bakıyordum. Çünkü başta belgesel film çekme ihtiyacından ziyade Tarzan Kemal’i anlatma ihtiyacından doğmuştu bu film. Anlatma yöntemi olarak da belgesel film bana yakın gelmişti çünkü hem teorik eğitim almış hem de setlerde fazlasıyla bulunmuştum. Fakat o ana kadar belgesel sinemaya yönelmek gibi bir amacım olmadığından çok fazla yaratıcı belgesel örneği izlememiştim. Ve filmi çekerken sahip olduğum klasik bakış beni rahatsız etti. Farklı anlatım yöntemlerini keşfetmeye çalıştım. O film sonuçta klasik yöntemle çekilmiş olsa da birkaç sahnede de olsa deneysel bir şeyler yapmak bana çok keyif vermişti ve o sahnelerin benim tarzıma daha yakın olduğumu hissettim. Sonrasında yaratıcı belgesel örnekleri izlemeye çalıştım, izledikçe de belgesel sinemanın özgürlük alanlarının çok geniş olduğunu fark ettim. Böylece belgesel sinema hayatıma yepyeni bir heyecan getirmiş oldu ve bu kez sinema adına da bir şeyler söyleyebilmek de istedim. O yüzden her filmimde yeni bir şeyler denemeye çalışıyorum. Böylece belgesel sinemayı öğreniyorum.


Türkiye’de var mı başka örnekler? Dünyada bu tür ne konuda? Birkaç örnek film ismi alabilir miyiz?


Türkiye’de Gürcan Keltek var. Meteorlar ve Gulyabani filmleri beni çok etkiledi mesela, daha cesur olabileceğimi öğrendim. Dünya’da çok fazla örnek var; ben de film festivallerini gezerken özellikle böyle örnekleri bulmaya çalışıyorum. Mesela geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde Marouan Omara ve Johanna Domke’nin Dreamaway filmini izlemiştim ve çok ilginç bulmuştum. Viktor Kossakovsky filmleri beni çok etiledi. Kendisini son filmi 'Aquarela' ile keşfetmiş olsam da sonradan diğer filmlerini de izledim ve özellikle 'Svyato' filminin hayranı oldum. Ben Hopkins’in 'Hasret' filmi beni etkilemişti. Werner Herzog filmleri. Geçenlerde Michelangelo Frammartino’nin 'Le Quattro Volte' filmini izledim, o da çok iyi bir örnekti.


Festivallerin bu türe bakış açısı nasıl peki? Filmlerini hangi kategoriye alıyorlar?



Değişiyor. Mesela Barisfer filmim içinde kurmaca elementler barındırsa da belgesel bir film. Yani mutlaka kategorize edeceksek belgesele girer. Bir festival mesela belgesel kategorisine yollamama rağmen kurmaca kategorisinde yarıştırmıştı filmi. Defalarca mail atıp durumu düzeltmelerini söylememe rağmen değiştirmemişlerdi. Başta yanlışlıkla olduğunu ve düzelteceklerini yazmışlardı ama sonra yaptıkları tüm paylaşımlarda kurmaca olarak göründü. Sisifos ise tamamen sürpriz. Bazen deneysel bazen kurmaca oluyor. Kimisi mockumentary diyor. Bana kalırsa melez bir film ama öyle bir kategori henüz yok.



Çok Sinoplusun :) Her filmin Sinop… Ve bolca Sinop hikayeleri, anıları içeriyor. Memleket sevdası mı yoksa en iyi bildiğini anlatma düsturu mu bu?


En iyi bildiğimi anlatmaktan ziyade kendimi ve geçmişimi tanıma, keşfetme çabası olarak görüyorum. Çünkü her film, başka bir karakteri bile anlatıyor olsam benden çok fazla iz taşıyor. Farkında olmadan kendimle ilgili filmler yaptım, o yüzden Sinop önemli bir yere sahip çünkü hem iyi hem kötü anlamda hayatımdaki bir çok önemli dönüm noktasını deneyimledim orada. 18 yaşıma kadar Sinop’ta yaşadım, yani ergenliğim orada geçti, o yüzden içime işlemiş olması da doğal sanırım.


Ama yeni film çok farklı coğrafyalarda geçiyor. Dersim, Konya ve İstanbul’da geçen bir film.


Sinopale nedir, neler yapıyorsunuz, sen ne zamandır bu bienalde projeler üretiyorsun?


Sinopale 2 yılda bir yapılan bir sanat etkinliği. Ben 2006’daki ilk edisyonundan bu yana çalışıyorum. O zaman sanatçı asistanı olarak başlamıştım. Birçok farklı disiplinden ve ülkeden sanatçıyı asiste ettim. Zaman geçtikçe onlar sayesinde yaşadığım şehre farklı gözle bakmaya ve kanıksadığım için görüş alanımdan çıkmış olan şeyleri yeniden görmeye başladım. Tarzan Kemal’le ilgili proje üretme enerjisi de oradan çıktı. Hatta onunla ilgili yaptığım ilk çalışma bir performans olmuştu. Tabi ki ben Sinopale’nin resmi sanatçısı olarak çalışmadım hiçbir zaman. Hep yönetim ve koordinasyon kısmında oldum. Ürettiğim sanatsal şeyleri genelde korsan ürettim.

Asıl olarak ilk ürettiğim proje Goethe-Institut İstanbul ortaklığında yaptığımız bir film atölyesiydi. Uluslararası iki yönetmeni Sinop’ta ağırladığımız ve belgesel sinema atölyesi verdikleri bir projeydi. 2016’da da Sinopale Film Festivali’ni başlattım.


Sinopale ile ilgili bir film de çektin. Bir yıl sonraya ertelenmek zorunda kalınan bir sanat projesi ve sonunda sergilenen bu projeye halkın verdiği tepkiyi aktarıyorsun. Ne kadar sürdü çekimler? Philippe ile çalışmak nasıldı? Yabancı biriyle çalışmak zor oldu mu?



Çekimler fiili olarak 4 ay civarı sürdü ama toplam süreç 2 yıl oldu. Philippe ile çalışmanın hem zorlukları hem de kolaylıkları vardı. Kolay kısmı, filmin çekilmesi için hevesliydi ve hiçbir aşamada mikrofon ve kamerayla birlikte olmaktan dolayı şikayet etmedi. Zor kısmi ise sürekli sürecin pozitif taraflarını kameraya yansıtması oldu. Onun bu mesafeli yaklaşımını kırmak için biraz uğraşmam gerekti. Hatta sonra kurmaca birkaç sahne ekledim istediğim çatışmayı kurmak için. Çünkü benim için bu film Sinopale’de iş üretim sürecinden ziyade bir sanatçının varoluşsal kaygılarını aktarmakla ilgiliydi. Üretmeye çalıştığı enstelasyonla birlikte kendi kimliğini de bir sanatçı olarak yeniden üretme hali vardı. Çünkü sanatçı olmak bir kez ulaşılıp sonra size yapışıp kalan bir şey değil. Üretim sürecinin kendisi sizi sanatçı yapan şey, üretirken sanatçısınız. Her ürettiğiniz işle kendi kimliğinizi yeniden tanımlıyorsunuz. O yüzden de üretim süreci bir varoluş kavgasına da dönüşebiliyor. Sanat eserinin üretimiyle ilgili engeller çıktığında da bu ruhsal anlamda hayati bir meseleye dönüşebiliyor. Bu çok ciddi bir mesele ve filmde de bu hissi vermeye çalıştım.



Film pek çok festivalde gösterilmiş; Clermont Ferrand dahil. Senin katılıp izleyici ile buluşabildiğin festivaller oldu mu? Nasıldı tepkiler?


Clermont Ferrand’da resmi seçkide değildi film, Türkiye’den kısalar standındaydı, öncelikle onu belirteyim. Marmaris Kısa Film Festivali, Documentarist ve Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali’nde seyirciyle buluşma fırsatım oldu. Açıkçası Uşak dışında çok verimli bir sohbet gerçekleştiremedik. Çünkü kısa filmler peş peşe gösteriliyor ve seans aralarında da yeterli boşluk olmuyor. O yüzden soru&cevap kısmı da bir koşturmaca içerisinde yapılıyor. O anlamda Uşak’ta hem seyirci sayısı hem de söyleşi kısmına ayrılan zaman açısından çok verimli bir buluşma oldu. Tepkiler genelde filmin deneyselliğiyle ilgili oluyor. Bu seçimi merak ediyorlar. Bir de filmde Sinopale’nin ertelenme sebebi olarak verilen 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili beklentisinin karşılanmadığını düşünenler oluyor. Daha çok anlatılması gerektiğini söylüyorlar. Benim filmim için o olay Philippe’nin sanat eserini üretirken karşılaştığı ve kendi kontrolünde olmayan bir engel olmasıyla ilgili olarak önemliydi. 15 Temmuz’u anlatma çabasına girişseydim- ki bu tepkilerin geleceğini tahmin ettiğim için başta olayla ilgili daha çok şey koymuştum ve sonradan çıkarttım- film başka bir yere gidecekti.


‘Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi’ yaptığın ilk film galiba. Sinema dünyasına bayağı uzun metraj belgeselle girdin yani :) Biraz anlatır mısın ne kadar sürdü, kaç kişi çalıştı ve finansmanı nereden buldun?


'Tarzan Kemal: Bir Kentli Hikayesi’nin çekimleri 3 ay, kurgusu da 9 ay sürdü, yani toplamda 1 yıllık bir süreç. Tabi ki araştırma süreci çok daha öncesine dayanıyor. Çekime başlamadan 5-6 yıl öncesinden itibaren onunla ilgili notlar tutmaya, ona benzettiğim Diogenes gibi başka filozoflarla ilgili kitaplar okumaya ve delilik-dahilik arasındaki sınırla ilgili düşünmeye başlamıştım. Sonrasında Tarzan Kemal’in yeğeni Levent Koca ile tanıştık ve finansmanı o sağladı. İlk kameramı bu filmin bütçesiyle almış oldum. Sonrasında süreç hızlandı ve 1 yıl içerisinde de tamamlandı. Kaç kişi çalıştı kısmı biraz karışık. Film profesyoneli olarak kimse çalışmadı. Ses konusunda o an diğer Sinopale gönüllüsü arkadaşlardan kim varsa o yardım etti. Özellikle Yiğit Bahadır Kaya ve Erkan Akliman çok yardım etti bu süreçte. Grafik tasarımlarla ilgili Çağın Kaya çok destek oldu. Bütçe oluşturulması ve ofis sağlama noktasında Sinopale kurucularından T. Melih Görgün ve Mahir Namur çok destek oldular. Ama sonuç olarak çekim ve kurgu aşamasında profesyonel bir ekiple çalışmadığımı söyleyebilirim. Bütçe daha çok teknik ekipman, yol-yemek-ev kirası gibi yaşamsal masraflara harcandı. Çünkü 1 yıl boyunca her şeyi bırakıp sadece bu filmle ilgilendim.


Tarzan Kemal, şehirli bir doğasever; ağaç dikiyor, budama yapıyor, toprağı havalandırıyor… Çekimlerden bir yıl sonra vegan olmuşsun. Bu süreci de anlatır mısın biraz? “Kuzu bebektir, kesmeyin” uyarısı ile mi başladı süreç? Kemal abinin vegan olması da var tabii…


Aslında Kemal Koca’nın vegan olup olmadığına dair kesin bir bilgi yok. Et yemediğini biliyoruz. Hayvansal hiçbir şey tüketmediğini söyleyen olduğu gibi, ayran içtiğini söyleyen bir kişi de olmuştu. Ama benim için önemli olan onun doğa ve hayvanlara duyduğu empati ve sevgiydi. Ayrıca hayatıyla ilgili olarak yaptığı seçimlerdeki cesur duruşu beni çok etkiliyordu. Çekimler sırasında ben et yiyen bir insandım ve bu beni rahatsız etse de kendime çok itiraf etmiyordum. Çünkü et yemek normal olandı, yememek anormal olandı etrafımdaki dünyaya baktığımda. Diğer yandan çocukluğumla ilgili çokça düşünüyordum. Çok nadiren hayvansal şey sürerdim ağzıma. Kurban eti asla ağzıma sürmezdim mesela. Ya da süt içmezdim, garip gelirdi bir hayvanın sütünü içmek. Ama eti hayvan formunda görmediysem, yani önüme köfte olarak geliyorsa, ya da süt çikolatalı bir içecek şeklinde geliyorsa onun bir hayvandan geldiği bağlantısını kurmadığım için rahatça tüketiyordum. Yıllar geçtikçe kendimi biftek vs yemek için de zorladım ve onu da normalleştirdim, çekimler sırasında gayet etçil bir insan olarak besleniyordum. İçten içe kendimle de çelişiyordum çünkü hakkında film çektiğim insan hayvan eti yemeyi insan eti yemekle bir tutuyordu ve ben de o kişinin ne kadar doğru bir tavırda olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Buna rağmen kendim bu doğru tavrı sergilemiyordum. Yakın çevremde vegan-vejetaryen olan insan da yoktu ve et yememek Tarzan Kemal gibi radikal yaşayan insanlara özgü bir şey gibi geliyordu. Film bittikten 1 yıl sonra eşim Ezgi’yle tanıştım. Onunla tanıştığımda Ezgi vegandı ve ondan çok cesaret aldım. Hatta o sıralarda kurban bayramı denk gelmişti ve bir sokak arasından yürürken bir kasabın arka kapısında dizilmiş halde duran onlarca kesik hayvan kafası gördük. O imaj çok rahatsız ediciydi. Bir de o sıralar sosyal medyadan paylaşılan hayvanlara yapılan zulümlerle ilgili görüntüler de aklımınbir köşesinde kaçmaya çalıştığım imgeler olarak yer etmişti. Hepsi birleşince tamam dedim. Önce vejetaryen oldum, yaklaşık 6 ay sonra da Vegan oldum.



Tarzan Kemal için modern Robin Hood denebilir belki… Ayda bir uğradığı bir kitapçı var. Sıkı sıkı tembihlemiş onlara, yazılı, basılı hiçbir şeyi sakın ola ki atmayın diye. Gazete, broşür, dergi… Ne var ne yok topluyor ve onları götürüp köylerde dağıtıyor. Aynı zamanda Arete’ye ulaşma çabasında bir kinik olarak bahsediliyor kendisinden. Tarzan Kemal kimdir, sen nereden tanıdın kendisini? Filminde don hikayesiyle biraz bahsediyorsun zaten ama :)


Tarzan Kemal çok zengin bir ailenin iyi eğitim almış bir çocuğu. Ekonomi eğitimi aldıktan sonra Sinop’a dönmeye karar veriyor tarım yapmak için. Yavaş yavaş kıyafetlerin fazlalık olduğu düşüncesiyle onlardan da kurtularak basit ve doğal yaşamaya başlıyor. Bir çok farklı görüş var onun bu hayat tarzını yaşamasıyla ilgili; sevdiği kızla evlenememesinden duyduğu üzüntü, çocukken kafasına aldığı bir darbe, felsefi bir tercih… Bence bunların hepsinin bir toplamı Kemal Koca. Çok katmanlı ve derin bir insan. Derinleştikçe sadeleşmiş, fazlalıklarından kurtulmuş.

Ben kendisini çocukken Sinop sokaklarında gördüğüm bir deli olarak tanıdım. O 2004’te öldüğünde ben henüz üniversiteye yeni başlamıştım ve Tarzan Kemal’i bir filozof olarak duyumsamaya başlamam Diogenes, Sokrates gibi filozoflar hakkında okumamla başladı. Sanırım o öldükten birkaç yıl sonra ben onu dahi olarak görmeye başladım ve onunla ilgili araştırmalar yapmaya, sorular sormaya başladım. Ve evet, çocukken bir kez yanıma gelip “sana da don dikeyim mi, benim gibi gezer misin sen de?” dediği bir anım var onunla yaşadığım. Yaşadığımda çok anlamamış olsam da etkilenmiş olmalıyım ki hiç unutmadım o anıyı. Yıllar sonra bu filmi yaparken de, film yapım sürecinde et yerken de onun bu sorusu hep aklımın bir köşesinde durdu. Zaman geçtikçe, o donu giymek, onun hayatı algılayış şeklini anlamak olarak kavramsallaştı zihnimde.


Bir adet slip ile gezemesen de şort ve davulla gezindiğini görüyoruz belgeselde. Neler hissettin, nasıl tepkiler aldın çevreden?


Başta biraz utandım. Çünkü o performansı yapmadan yıllar önce arkadaşlarıma böyle bir şey yapmak istediğimi söylediğimde biraz alaycı yaklaşmışlardı ve benim adıma utanmışlardı. Dolayısıyla o performansı yapmak, doğduğum yerde toplumsal normların etkisiyle üzerime yapışan kimliği de yırtıp atmak gibiydi benim için. Özgürleştirici olduğunu söyleyebilirim.


‘Sisifos’, filmde de açıkça gösterdiğin şekilde, ismini Camus’nün ‘Sisifos Söyleni’ kitabından alıyor. Bu kitapta en çok neyden etkilendin ve bu filmi yaptın?



Beni kitapta en çok şu sorunsal etkilemişti; sonucun aynı olacağını bile bile o taşı yukarıya çıkartmak, ya da öleceğimizi bile bile yaşamaya devam etmek anlamlı mı? Bu motivasyon nereden gelir? O sıralar çokça düşündüğüm bir şeydi ve kişisel bir varoluş problemiydi benim için. O yüzden kitabı okuduktan sonra eski günlüklerimi karıştırıp bu senaryoyu yazdım.


‘Sisifos’ aslında, filmin ilk aşaması olan senaryonun kendini oluşturma aşaması. Ancak senaryo, kendini görsel olarak oluştururken görüntülendiği için film, bir anlamda kendini var ediyor. Pek çok yazar, kafasında bir fikir ile yola çıktığını ama kafasında sürecin ve sonun tam olmadığını, bu sürecin yazma eyleminin kendisiyle gelişip tamamlandığını anlatır. Yazarken karakterin artık kendine ait bir dili ve karakteri olduğunu ve buna uygun bir üslup oluştuğunu anlatır. Senin filminde de buna benzer bir durum var sanki…


Evet, hatta bazı kısımlarını tamamen açık bıraktım ki filmdeki oyuncu bazı yerlerde doğaçlama yapsın ve benim kontrolümün dışına çıksın. Hem filmin, hem oyuncunun, hem de yönetmenin kendisini sorguladığı bir film olsun istedim çünkü hepsinin var olma motivasyonunu merak ediyordum. Tamamen sorular sorduğum bir filmdi.


Gelelim en merak edilen sorumuza: ‘Sisifos’ kaça mal oldu ve bütçeyi nasıl finanse ettin?



Sisifos 100 liraya mal oldu. Eldeki mevcut kameramla 1 günde çektim. Oyuncu, arkadaşımdı. Sesçi yine Sinopale gönüllüsü arkadaşlarımızdan biri olan Yiğit Bahadır Kaya oldu. Sadece o günkü yol ve yemek paralarımız cebimden çıktı. Bu film yapısı itibarıyla canlı ve değişken bir sürece sahipti, o yüzden prodüksiyon olarak profesyonellik arayışım olmadı.



Bir filmi oluştururken seni en çok zorlayan süreç hangisi oluyor ve bunun üstesinden nasıl gelebiliyorsun?


Sanırım tüm filmlerimde aynı şey var, profesyonel süreçler, büyük bütçeler, kalabalık ekipler beni zorladığı için kendi yağında kavrulan filmler çekiyorum. Belki çalışma hayatımda yaşadığım o yoğunluk ve stresten etkilendim ve bireysellik aradım, o yüzden de keyif alacağım şekilde üretmek istedim. Her film kendi çalışma yöntemini ve biçimsel yapısını da beraberinde getiriyor diye düşünüyorum. Kendimi bu hissiyata bırakıp filmin kendisini keşfetmesine izin vermek için bireyselliği bozmamaya çalışıyorum. Film üretim süresince okumak, araştırmak, yazmak, çekmek, tekrar okumak, tekrar çekmek hoşuma gidiyor. Kendimi geliştirdiğimi ve yeni şeyler öğrendiğimi hissediyorum. Güvenli alan oluşmaması için de filmlerde yeni yapısal denemeler yapıyorum.


‘Sisifos’ festival sürecinde. Yeni proje var mı kafanda? Fikir aşamasında bile olabilir. Yeni bir Sinop hikayesi :)


İnsanların hayvanlarla kurduğu ilişkiyi din, inançlar, kültür ve gelenekler üzerinden sorgulayan 'Anima' isimli yeni bir belgesel üzerinde çalışıyorum yaklaşık 1 yıldır. Çekimler neredeyse tamamlandı. Tabi ki okuma, yazma ve senaryo oluşturma süreci hala devam ediyor ve her an yeni çekimler yapma ihtiyacı doğabilir. Sinop’la ilgisi yok bu kez :)



Daha başka türlere yönelecek misin?


Daha önce de dediğim gibi belgeselin özgürlük alanlarını keşfettikçe kendimi bu alanda daha da heyecanlı hissediyorum. Eğer bir hikayeye kurmaca elementler eklemek istiyorsam ekliyorum. Bu, belgeseli bozar mı bozmaz mı gibi bir düşüncem olmuyor. Sonuçta filmin yaratıcısıyım ve istediğim gibi bir eser yaratmakta tamamen özgürüm. Eğer bir gün bir hikayenin tamamen kurmaca olarak anlatılması gerektiğini düşünürsem o şekilde de çalışabilirim ama sanırım film yapma sürecini kategorize etmekten hoşlanmıyorum. Anlatmak istediğim hikaye nasıl bir yapısal yöntem getirirse o akışa kendimi bırakıyorum.


Kısa film çekmek isteyenlere neler önerirsin, nelere dikkat edilmeli, nelerden kaçınılmalı?


Kendim öğrendiğimde onlara da anlatırım söz :)



KFYD ile ne zaman kesişti yollarınız? Derneğin çalışmalarını takip ediyor musun?


Derneğe üye olan Sinop’lu bir yönetmen olan Canberk Şimşek’in önerisiyle üye oldum. Sonrasında dernek kurucusu Sidar’la tanıştık. Dernek çalışmalarını takip ediyorum ve aktif olarak rol almaya da çalışıyorum. Mesela Sinopale Film Festivali’nde derneğin bir seçkisini gösterdik. Geçtiğimiz aylarda Kısa Film Yönetmenleri Derneği bünyesinde tasarladığımız ve Belgesel Sinemacılar Birliği ile ortak gerçekleştirdiğimiz sinemada telif haklarıyla ilgili bir etkinlik düzenledik ve ben de etkinliğin moderatörlüğünü üstlendim. 2020 yılı için de yine benim moderasyonunu üstleneceğim bir belgesel buluşmaları serisi planlıyoruz. Bu projenin ayrıntıları netleştiğinde zaten duyurularını yapacağız.


Sosyal medyada aktif misin? Okurlarımız sana nasıl ulaşabilirler?



Evet, aktif olmaya çalışıyorum. Yusuf Emre Yalçın olarak fb, instagram ve Twitter'da bulabilirsiniz. Ayrıca Ezgi’yle birlikte içerik ürettiğimiz bir YouTube kanalımız var. Yurt içi ve yurt dışı film festivallerini gezip kısa belgesel serisi olarak paylaşıyoruz. Çok sık paylaşım yapmasak da Festival Kit olarak arattığınızda ona da ulaşabilirsiniz.

Sorular için çok teşekkürler!

103 görüntüleme

© 2017 Kısa Film Yönetmenleri Derneği